[vc_row][vc_column][vc_column_text]Ne zaman karar verdiğimi hatırlamıyorum 63k’ya. Karar da vermemiştim aslında. Kararlar almak ve onları uygulamak konusunda çok da yetenekli değilim. Eğer çok mühim şeyler söz konusu değil ise… Koşu ise “mühim” sıfatının taşıdığı o sıkıcı ve hayati ciddiyetten çok uzak, “su içmek” gibi doğal ve “kendiliğinden” bir aktivite oldu benim için uzun yıllardır. Sanıyorum ki bu sebeple de koşu söz konusu olunca, ciddi antrenmanlar ve ciddi hazırlıklar gerektiren yarış veya aktivitelerden uzak tuttum kendimi. Aynı kalıba koyamadım onları. Dolayısıyla Ece’nin tabiriyle hep bir piknik koşucusu oldum. En büyük rakibim telefonumdaki pek ayrıntılı olmayan önceki koşu verilerimden başka bir şey olmadı. Aynı sebeplerle 10 yıldır ne bir gps saati kullandım ne de çok farklı ekipmanlar, parkurlar vs deneme ihtiyacı duydum ve fakat ! işte o 63k fısıltıları kulağıma ne ara çalınmaya başlamış da ben farketmemişim hala bir türlü çözemiyorum.

Zannediyorum ki BKA bireyleri olarak domino taşları gibi olmuşuz. İçimizden birinin bir lafı, bir başarısı, bir işareti hepimizi sırayla harekete geçirmeye başlamış. Enerjimiz daim olsun. Elbette o bireylerden beni en çok harekete geçiren sevgili Tuğrul Peker, en sonda edeceğim teşekkürü şimdi edeyim istiyorum; 50-51. Km’de Akdağ’ın tepesinde ayağıma giren ve 24 saatten de fazladır geçmeyen o krampın ve ortama Hükümdağı süsü vermeye çalışarak çakan şimşeklerin hakkından gelmeme vesile olan “ha gayret, yapabilirsin” mesajın için, iyi ki varsın.

 

Gelin Flashback yapalım! Kayıtların kapanmasına 2 gün var. Hala kararsızım, 63’ten vaz mı geçsem… Haziran başından beri hayatımın en antrenmansız dönemindeyim. 5 ay! Adam gibi bir rutin yok, yaz tatili var, zorunlu yatışlar, lapacılıklar ve mis gibi koşan, antrenman yapan, BKA salılarında, kanyonlarda gücüne güç katan bir ekip ve onları seyreden bir Elif var. Biri temmuz sonunda bir diğeri 3 hafta önce kırılan iki serçe parmağım var. “Bu parmakla yokuş aşağı koşabiliyor muyum acaba”yı denemek için yalnızca 1 kere yaptığım trail antrenmanı var. Acının katlanılabilir olduğunu düşünürken, diğer parmağı da kırınca, sinirden o acıyla üstünde 30k koşmuşluğum ve belki de parmağı daha da dağıtmışlığım var. Bunun dışında bazı sağlık sorunlarımı da hesaba katınca, üzüntümden yarışa hiç gitmemek, her şeyden el etek çekmeye başlamak, hep yaptığım gibi “ya hep ya hiççilik” oynamaya başlamıştım.

 

Derken Ekim ayının ortalar oldu. Arabada gidiyoruz, 1 hafta önce “acaba senin km’yi 38’e mi düşürsek”, diye soran Tuğrul son noktayı koyuyor, “yaparsın sen 63’ü”. Veeee artık 63’teyim. İlk defa bu kadar olumsuzluğa rağmen vazgeçmedim. Vazgeçmek huyumdur çünkü, hatta ustalık alanımdır. Kendime söylediğim şey şuydu; “Her olumsuzlukta her zaman geri adım attın, bu sefer olumsuzluklara rağmen zor olanı dene, bir kere olsun korkma, bir kere olsun her şey yolunda iken değil de hiçbir şey yolunda değilken yap şunu!” Cesaret ne güzel şeymiş.

 

20 Ekim Cuma sabahındayız. Yine Tuğrul ve ben “2 gün için neden ve nasıl bu kadar eşya çıkıyor?” sorgularıyla arabaya atlıyoruz ve 1 saat sonra yolda BiKoşuAdana ekibinin bir kısmıyla verdiğimiz çay molası ile başlıyor maceramız. Tam neşeli neşeli sırıtırken Tuz Gölü’nde kürsüye çıkan insan Dilge, “63 uzun yaa”, diye bir cümle kuruyor. Yorulmak bilmez Serkan abinin ise 38k koşacağını öğreniyorum. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Soldaki meleğim pis pis sırıtıyor bana “ayvayı yedin kızım” diye. Sağdaki melek gözü yaşlı kafayı kaldırmış bana bakıyor. İkisiyle de ilgilenmemeye çalışıyorum. Geçti Bor’un pazarı, sür ayakları Ürgüp’e. Yine de gülen yüzler, ekibin enerjisi moral oluyor, güç veriyor. Fazla da gevşememek için yolda arada bir hava durumu kontrolü yapıyor ve bizi nelerin beklediğini kestirmeye çalışıyorum. Zira hava durumu beni bir yarışın parkurundan daha çok etkileyen bir unsur oluyor her zaman. Huysuzum efendim. Çok güneş olmamalı ama aynı zamanda sırılsıklam ıslanmamalıyım. “Böyle de koşucu mu olur” demeyin. İsteyenin bir yüzü. Troposfer dileklerimi çok da geri çevirmedi bugüne kadar, şımarıklığım ondan 🙂

 

Öğlen saatlerinde Kapadokya’ya varıyoruz. Her yer araba dolu. Park büyük sorun. Yine de otele gidip tekrar çıkmaktansa, zor da olsa arabayı bırakacak bir yer buluyoruz. Kiitlerimizi alıp otele eşyaları bıraktıktan sonra teknik toplantı ve akşam etkinlik alanında ekiple buluşmak için hazırlanıyoruz. İmkanı olan kesinlikle Cuma günü işten güçten izin alıp, kaytarıp gelmeli buraya. Akşam gelip de her şeyi birkaç saate sıkıştırmak çok can sıkıcı olabiliyor. Her neyse, teknik toplantı geçen seneye kıyasla daha üstünkörü oldu sanki. Önem vermediklerini söylemek haddime değil ancak mikrofondan duyulmayan sesten ötürü bir anlamı kalmadı. Halbuki ilk defa bir teknik bilgilere kulak verecektim. Tamamlamadan geri çıkıyor, kendi kendime teknik bilgi veriyorum; “Ne olabilir ki geçen senekinin üstüne 27km daha koşacaksın” durumu hafifletme çabasına bakın hele 🙂

Hava kararırken yemek fişlerimizle bamyamızı yemeye etkinlik alanına gidiyoruz 🙂 Yemekten şikayetleneni çok duydum ama ben gayet mutluydum. Sporcu yemeği olup olmaması ile pek ilgilenmiyordum zira 3-4 gündür evde kendi çapımızda bir hazırlık sürecimiz olmuştu, bu akşam da bamya olsundu 🙂 Salata da güzeldi, tatlı da çorba da, kahve de. Gerçi gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül etkinlik ateşi ister kahve bahane. Maksat orada hep beraber olmak. Vücuda ne girmiş, girmemiş çok da mühim değil artık benim için. Makarna da yesem yarın akşam ruhum bedenimi terk etmiş olacak zaten 🙂 Zevk almaya bakıyorum, eğlenmeye bakıyorum. Spor yapan insanların enerjisi bambaşka. Aynı amaçla, aynı duygularla orda olmak bambaşka. Çokluğun kötülük getirmediği ender yerlerden. Geçen sene havanın ne kadar soğuk olduğunu farkediyorum bir an. O yanan ateşin başında ısınmaya çalışıyordum. Bu sene hava çok daha makul. Öyle böyle saatleri o heyecanla tüketiyor ve uyumak için otele gidiyoruz.

Bu sene Otel Mustafa’da kalıyoruz. Ses olmasa bari diye normal ve makul beklentiler ile yaptığımız konaklama açılışını, yarış sabahı bizim için hazırladıkları açık büfe kahvaltı ile zirvelere çıkarıyoruz. Bir daha gidecek olsam başka otel aramam çok net. Ancak mideyi şişirmemek için yiyemediklerimle vedalaşmak zor da olsa, pazar sabahı bunun acısını çıkarma ümidi ve beklentisi ile kendimi yatıştırıp, yarış için en büyük motivasyonumu sabahın 5’inde ağzıma tıktığım fıstık ezmeli ekmek ile kendime sağlıyorum bile. Evet en uzun cümlem de yine yemek ile ilgili oldu, şanıma leke sürdürmem!

 

Geçen seneki gibi bu otelde de gece ses problemi oluyor evet. İnsanlar sanki özellikle koridora çıkıp sohbet ediyor gibi o nasıl ses. Ancak bu sefer tedarikliyiz. Silikon kulaklıklarımız yanımızda. Ve fakat, bir anlıyorum ki sorun dışardaki ses değil, kafamın içindeki sesler. Bütün gece kafam yarı uyur, yarı uyanık, o göğüs numarası üzerine iliştirdikleri sarı parkur grafiğinde. Güya hesaplar yapıyorum. Rüyaydı sanırım… yok uyumuyordum ya, bilmiyorum o derece kendimde değilim. Sabah 4:30’da alarm çalıyor mızmızlamalarla uyanıyor ve karanlıkta dizimi yatağa çarpıyorum. Öyle bir gitmek istemiyorum ki “hay yine parmağımı çarpaydım da gitmeseydim şimdi” diyorum. Korku bastırıyor. Kaçarı yok… Hazırlanmak, çantayı toparlamak, 2 saat alıyor. 10L çanta yine bir şekilde doluyor. Yağmurluk, telefon, kafa feneri, piller, bardak, acil durum battaniyesi, 1 lt su zorunlu zaten. Ekstradan benim aldıklarım:

-Midesi sürekli bozulan bir insan olarak 2 tane Renie

-Bluetooth kulaklık (yolun bitmediğini hissettiğimde tek yardımcım müzik olacaktı ama sadece 40 dk falan müzik dinleyebildim öyle bir “alert” durumundaymışım ki dinlediğim şeyden de tam zevk alamadım)

-2 çift fazladan lens (bu arada gözümdeki lensler sorun çıkarsaydı zaten değiştirebilecek miydim oldukça şüpheliyim, eller toz toprak içinde oluyor, neyse ki gerek olmadı)

-1 adet züber

-1 adet tuz hapı (evet sadece 1, onu da Tuğrul sussun diye almıştım ama ahı mı tuttu nedir, krampın yeri hala ağrıyor)

-1 adet jel

-500 ml soft flask içinde powerade karıştırılmış su, yara bandı, plaster, ıslak mendil, peçete.

 

10L çanta yarısı boş koşarım diye beklerken doldu anlayacağınız. Saat 6’da hazırdık. Ekipten 38 koşacak olan Can,  bize yapılacak en büyük kıyağı yapıyor ve saatin 6 buçuğunda bizi Start noktasına bırakıyor. Yoksa o soğukta ve karanlıkta yaklaşık 15-20 dk yürüyecektik. Hele stres altındayken 5 dk’lık aralıklarla tuvalete giden bir insan olarak o yürüme mesafesi boyunca muhtemel kötü senaryoları düşünüyorum da…

Start alanındayız. Hava aydınlandı bile ancak hava kapalı ve yağmur atıştırmaya başladı. İçim karardı önümde uzun saatler vardı, ve ıslanmak kaç saat boyunca çekilirdi ki. Hava kapalı olduğu için balonları da kaldırmamışlardı herhalde. Herkesin methettiği o güzel manzaradan mahrum kaldım. Olsun, önümüzde koşulabilecek en makul havalardan biri varmış da o sıra haberimiz yokmuş. Dropbag’lerimizi de bırakıyor Tuğrul ve hazırız. Etrafım daha çok benden uzun erkeklerle çevrili. Üstelik Zafer abi var yaş kategorisinde 3.lük kapacak olan. Harun var, Alican var. 110 koşmuş olan Mehmet var. Son zamanlarda gözümde bir tazıya dönüşmüş Tuğrul var. Ben de minicik kalıyorum aralarında. Kendi senaryomu yazdıp kafamda oynamaya başlıyorum bile. “Benim gücüm vay amca” diyerekten Japon çizgifilmi ağlama efekti göz yaşlarım içime doğru akıyor.

Ekipten Mehmet, ayakkabılarıma bakıyor. 2 aydır parmaklar yüzünden sıkı ayakkabı giyemeyen ve gevşek gevşek gezmeye alışan bene bir güzellik yapıp o son deliğe de bağcığı sokup öyle güzel sabitliyor ki ayakkabıyı ayağıma bir daha gevşemiyor o bağcıklar. Bu ayaklar şu anda sana minnettar efendim. 63k boyunca ayağımı sadece 1 kere burkmam ne demek bilemezsin 🙂

 

Hava serin ama Tuğrul’un tavsiyesiyle iyi ki yağmurluğumu çıkartıp çantaya yerleştirmişim zira 10 dk sonra terlemeye başlayacaktım bile. Tedirginliğim biraz daha hafifliyor artık niyeyse. Ortam tanıdık mı geldi nedir… Dakikalar, saniyeler ve başlıyoruz. Yine o aynı yokuştayız. Ancak bu sene farklı. Farklı hissediyorum. Daha ciddi durum. Cp’lerde yere yatıp ayakları tepeye dikecek vaktim olmayacak. Cp’leri pikniğe çevirme, son 5. Dk kalıncaya kadar cp’lerde oturma, keyfimce hareket etme lüksüm hiç olmayacak. Bu sene “ekip gidiyor” diye gelmedim yarışa, “yapmak istiyorum” diye geldim. Bunun bilinciyle baştan salıvermedim. Kontrollü başladım. Yürümek yok hemen.

 

İlk km’lerin zorluğu benim için kalabalıktan kaynaklanıyor. Hareket kabiliyetim daralıyor. Malum parkur zaten size çok bir alan da tanımıyor. Arkamda birilerini bekletiyor olmak düşüncesi beni ekstradan geriyor. Bu sebeple bazen gereksiz yere abandığımı ve enerji dengesini gereksiz bozduğumu hissederek mümkün olan en makul pace’te ilerlemeye çalışıyorum. Zaman zaman güzel kaptırıp ilerleyen birinin arkasına takılıp onun pace’inden faydalanıyorum 🙂 Zaman zaman bir türlü hızlanmak nedir bilmeyenlerin arkasında vakit kaybediyorum. Bu durumdan oldukça hoşnutsuz olduğumdan, arkamda hızlanmaya çalışan birini sezdiğim an hemen kendisine yol veriyorum. Bu yarış adabı olmalı bence. Zor bir şey değil zira. 2 sn kenara çekilmek.

 

1 buçuk saat sonra çok rahat şekilde 11.km’deki ilk Cp İbrahimpaşa’ya varıyorum.  Makul bir süre şimdilik. Ancak sürekli aklımda tutmaya çalışıyorum; hızım gittikçe düşecek biliyorum. Gevşemek yok. O yüzden bir kaç dilim mandalina ve çizi yedikten sonra sadece soft flask’i doldurup (bladder da hala yarıdan fazla su vardı) en kısa sürede Cp’den çıkıyorum.

 

Şimdiki süreç daha zorlu olacak biliyorum, bir sonraki CP Uçhisar’a 17km var ve güneş çıkmaya başlayacak. Ayrıca şimdi baktığımda görüyorum ki yine inişi bol olan bir 17 km boyunca 10 kişi beni geçmiş. Bu inişlerde düşme korkusu benim en az 1 saatimi çalıyor yarıştan. Böyle haldır huldur gitmek istiyorum ben de. Belki düşmeye daha çok alışınca bu iş olacak. Misal 36k da 1 kere düşmüştüm o da çok yumuşak inişti. Bu sene daha cesaretliydim, hem eldivenlerim de vardı artık usturuplu düşmeye hazırdım. Ve 3 kere düştüm. Birinde kalçayı kırma eşiğinden, birinde baya 10 metre aşağı sürüklenme eşiğinden, birinde de kafayı çarpma eşiğinden döndüm. Ha gözlüğümün camı çizildi. İyi ki gözlüğüm gözümdeydi! Herneyse, Uçhisar’da 2-3 dk oturma ihtiyacı duyuyorum. Düştüğümde ayakkabının, çorabın her yerine dolan kumları çıkarmam gerek. Ayağımı çizmeye başladılar. Oluyor o 2-3 dk sana 9 dk. Çorap çıkarmak, ayakkabı temizlemek, Mehmet’in açılmamak üzere bağladığı o bağcıkları çözmeye çalışmak 🙂 Henüz bir şey de yemedim. Hata ettim. Önce yemek sonra ayakkabıyla uğraşmak daha akıllıca olurdu. Şimdi lıngır lıngır mideyle Göreme’ye doğru yola çıkıcam. Cp’lerdeki görevliler ne güler yüzlü, yardımsever ve neşeliler…

 

Geliyor yarışın en kolay kısmı. Önümde yaklaşık 8 km var ve çoğu iniş. En enerjik halimdeyim. Hafif hafif parmağım acımaya başlıyor. Biraz endişelendirse de hiç oralı olmamaya çalışıyorum. Minik pansiyonların, otellerin olduğu yerler ne sevimli. Neredeyse minik bahçesinden geçtiğimiz bir otel ya da kafe gibi bir yer vardı. Bir gün buraları okuyan olursa ilgili kişilere tekrar teessüflerimi iletiyorum. Ben orayı CP sanıp bir hevesle atılmıştım. Göreme’ye çok geçmeden varıyorum. Zannediyorum cut off’a 1 saatten fazla var. Mutluyum. Ayrıca geçen sene koştuğum mesafeyi burada bitirmiş oluyorum. Gayet dinçim. Bitkinlik yok. Sıcak biraz bunaltmaya başlamış, bir miktar parmak acısı ve hafiften ağrımaya başlayan omuz ve bacaklar… Ama daha yeni başlıyor diye kandırmaya çalışıyorum kendimi. 20 küsürlerden düşüyorum artık km’yi. Böyle düşününce oh ne az geliyor insana. Vaktimin olduğunu varsayarak tuvalete gidiyorum. Çorba içiyorum, biraz daha oyalanıyorum, yine 10’dan fazla kalıyorum CP’de. Bilmiyorum ki benim için yarışın en zor kısmı Çavuşin’e giden yol var daha önümde ve o lanet kramp. Üstelik ben Çavuşin’i 45.km’de sanıyorken 48.8.km’de olduğunu öğrenip o günün en büyük hayal kırıklığını da yaşayacaktım.

 

Tekrar yola çıkıyorum, çok vakit kaybettim. Kendi kendimi telkin etmeye çalışıyorum artık. Süre ile savaş başladı zira. Saatler fazla gelmeye başlıyor. Çavuşin’e kadar “iki tane tepe çıkıp ineceksin ve sonra Countdown başlayacak senin için” diyorum. Ama o nasıl iki tepeymiş… Sıcak artmaya başlıyor ve sanıyorum 3-4 km sonra bir kere daha düşüyorum. Bu sefer sinirim bozuluyor. Canım acıyor, gözlük çiziliyor. Anneeeee diye ağlamaklıyım. Anlaşılıyor ki ruh halim bozulmaya başlamış. Yaradan halime bakıp üzülüyor mudur nedir. Yaklaşık 1 km sonra ekipten Can arkamdan sesleniyor. Ne güzel o an tanıdık birini yanında görmek. “İyi ki geldin” diyorum. Kaptırıp gidiyoruz yan yana. Biraz önde Meltem ve Mehmet Ali var ve bir de kaçak bir CP. Gözü açık birileri rotanın üstündeki mini mekanlarında koşuculara tanesi 2.5 TL’den su satıyor. Can’la buff’larımızı ıslatıp kafamıza geçiriyoruz çünkü artık sıcak! Can’dan bir hurma alıyorum. İyi ki de alıyorum. O benim 3,4 km sonra sandığım CP hiç gelmeyecekmiş. Beraber 38k ve 63k ayrımına kadar gitmeyi planlıyoruz derken Can ilerde Dilge’yi görüyor. “Bir şey olmuş Dilge’ye” derken yanına varıyoruz. Karnı hiç iyi değil. Ne yapsak, ne etsek diye düşünürken, ben yine bizim CP’ye sadece 2,2.5 km kaldığını iddia! ederek, CP’dekilere durumu bildireceğimi ve bana konum atmasını söyleyip yaklaşık 10 dk sonra ayrılıyorum oradan. Acil durum numarasını aramak neden aklımıza gelmedi sorusunu sormak şimdi çok manasız geliyor zira yarış bittiğinde düzgün cümle bile kuramıyordum 🙂 Beyin en çok şeker tüketiyordu değil mi?

 

CP’ye ulaşma derdiyle basıyorum… Can devam etti zaten. Yine yalnızım. Ama gelmiyor. Yol acayip derecede iç karartıcı. Tek düze in-çık, iç-çık, dön-dur, dön-dur. Ot yok, bitki yok. Kum, daracık patika… ve bir de yolda sürekli herkese, “Are you ok? I’m ok but It’s very hot” diyen bir İngiliz. Bu da bu tepenin Gollum’u herhalde, kıymetlimisss yerine başla bir tekerleme bulmuş gidiyordu işte… Burada farkediyorum ki insanların arası artık oldukça açılıyor. İlk defa arkama baktığımda birini göremiyorum. Çok mu bekledim acaba, çok gerilerde mi kaldım acaba diye korku da başlıyor. Sessizlik, boşluk, hiç gelmeyecek izlenimi veren o CP. Bir de 38 ve 63k ayrımında “sizin saatleriniz yanlış gösteriyor 3km geriden hesaplayın” demez mi adam… Bir kere daha ağlamak istiyorum. O bir sürü insan nerelere gitti, neden kimse yok… Ayrıca saatlerimizde öyle bir şey yokmuş. Alacağın olsun tombiş kardeş. Neyse, yine bir yuvarlanma tecrübesinden sonra artık palazlanıyor ve tüm olumsuz  koşullara  rağmen kalkıp  devam etmeyi  öğreniyorum. Çünkü  artık bitsin istiyorum. Öyle böyle geliyor o sondan 1 önceki CP de. Ah Çavuşin… şartladım kendimi bu isme istemsiz… korku salıyor üzerine. Aslında beklediğimden 3 km sonra gelmesinin iyi tarafı da şu oluyor; Artık son 15 km. diyebiliyorum kendime. Artık beni bekleyen Akdağ’dan bile korkmuyordum. Ancak yorgunluk hissediyordum artık. Cp’de Mehmet Ali ve Meltem’i görmem yine moral oluyor ve bir de 110k’cı ile konuşuyorum. Genelde soğuk nevale olan, ağzından kerpetenle laf çıkan ben (Tuğrul burda sırıtıyor biliyorum) o kadar muhtacım ki aynı kaderi paylaşan birileriyle konuşmaya. O 110k cının halini düşününce bir güç geliyor tekrar 🙂 ve yola çıkıyorum. Yediklerim hiç değişmiyor CP’lerde; 1-2 parça mandalina ve muz, avuç avuç çizi, bazen bir adet kek ve çorba. Yarış bitiminde de Çavuşin’e giden yolun en zor kısım olduğunu diğer yarışmacılardan da duyuyorum. Ruhsal yükü çok fazlaydı, üstüne bir de yorgunluk… Yani Akdağ’ın bile daha kolay olduğunu düşünüyorum çünkü artık Finish’e yakın oluşun bir itici gücü var Akdağ’da  ama Çavuşin yolu… korkunçtu, buhranlıydı.

Velhasıl yine çıkıyoruz yola. Telefon çalıyor, annem görüntülü arıyor. Açayım bari diyorum, vakit geçer 🙂 Neler hesaplıyor kafa. “Kaçtasın” diye soruyor annem, teyzemle yan yana oturmuşlar. “49” diyorum. Teyzem “OHA” diyor 🙂 Hatırlamıyor kaç koşacağımı. “Son 14, bitince ararım” diyorum kendimden gayet emin ve normal bir şey yapıyormuşum edasıyla ama daha 3 saat varmış ya önümde… ağzım kendi kendine cümleler kuruyor. Vücut adeta kendini korumaya almış. En büyük psikolojik savaş başlamış. Bilinçli olarak bir şey yapmıyorum. Her şey kendiliğinden oluyor. Kafam kendi kendine “bir tek Akdağ kaldı diyor” beni rahatlatmaya çalışıyor. Yanımda kalan bir kaç kişiyle saçma saçma muhabbetler kuruyor… zaman geçirmeye ve bana çaktırmamaya çalışıyor. Ve Akdağ tırmanışı başlıyor…

 

Tam o sırada yine imdadıma Meltem ve beni tanıştırdığı arkadaşı yetişiyor. O tırmanışta gayet gereksiz ciddiyette bir mevzu bulmuşuz beyefendiyle memleketin eğitim sorunundan bahsediyoruz 🙂 tövbe yarabbi. Şimdi düşününce, öyle çok işe yaradı ki ama… “O Akdağ hiçbir şey değil yeaaa” diye ortalarda geziyorum ya hani belki o muhabbet yüzünden farkedemedim 🙂 Derken zirveye varıyoruz ve düzlükte koşmaya başlıyoruz. 1 dk geçmiyor ki işte o kramp giriyor tam sol ayağımın tabanına. Korkunç bir acı. O içmediğim tuz hapını alıyorum ama ümitsizim. Bir işe de yaramıyor cidden, çok geç. Daha 11-12 km var. Olamaz, bu dağı nasıl ineceğim ben… İnerken daha da beter acıyor. Hava kararmaya başlıyor. Şimşekler çakıyor durmaksızın. Yavaşlıyorum, yapabileceğim hiçbir şey yok. Canım yanıyor. Meltem ve arkadaşı basıp gidiyor. Canımı son CP’ye zor atıyorum. Sol dizimde de ağrı başladı. Ayağımı ve dizimi sarıyorlar. Ayağın sıkı durmasının işe yarayacağını söylüyorlar. Öyle de oluyor cidden. İlkyardımı yapan kişi “abla asıl sorun yeterli suyu alamıyorsunuz bu yüzden oluyor bu kramp” diyor (abla dedi bu arada bana:))) çok vakit kaybediyorum CP’de çok… O daha önce gördüğüm 110k cı arkadaş burada biriyle tlf da konuşuyor. Ben bırakıyorum sanırım diyor. “Allah’ım yapma öyle cümleler kurma, gözünü seveyim git koş” demek istiyorum. Moral düşürecek hiçbir şeye tahammülüm yok. Korku had safhada. Karanlık en geren şey beni. Bu ayakla nasıl yetişirim güneş batmadan…

Öyle böyle karanlık korkusu ve son 10 km’de bana eşlik eden Melek’in de yardımı ile bir şekilde geçiyor o yollar. Ama bitmedi, bitmiyor. O son asfalt, medeni yaşam ibareleri bir türlü gelmiyor. Bitsin diye bekledikçe bitmiyor. Saate bakıyorum 100 metre, 200 metre, ilerlemiyor. 10 adım koşuyorum, ayağımın altına bıçak saplanıyor,, vazgeçiyorum. Güneşı batıyor. Veeee asfaaaalt. Arabaaa, normal giyimli insanlar. Yaşam belirtileri. Offff yarabbi şükür. Hala bizi alkışlayanlar var. Bir ağlama geliyor. Yapamıyorum. Basıyorum tam gaz yokuş aşağı. Acı umrumda değil artık  Karanlık oluyor, bazen tam önümü seçemiyorum. Şehir içindeki yola giriyorum, yaşlı teyzem bana yol gösteriyor “aşağıdan, çabuk, çabuk” diye. Köşeyi dönüyorum ve Tuğrul ooooooooofffff. Birileri “Elif, elif” diyor, Tuğrul yanımda koşuyor, alkışlar… ve bitti, bittiiiii, bittiiiiiiii. Sendeliyorum, sabit duramıyorum. Ellerim titriyor. Aynen şu anda bunları yazarkenki gibi 🙂 İlk söylediğim söz belki de “bir daha asla” idi ama şu anda o kayıp dakikalarımı nasıl geri alırım, nasıl hızlanırımın hesabını yapıyorum :)))) öyle bir hastalık bu. Kapadokya, yıllar önce “insanlar o renksiz yere gidip ne buluyor” diye soruyordum. Şimdi artık çok başka bir yerin var bende.

 

İyi ki vazgeçmedim. İyi ki varsın Cappadocia Ultra Trail. İyi ki sizi tanıdım BKA. İyi ki ucuzluğundan tırsıp almaktan vazgeçmedim seni Adidas Kanadia. Sadece 1 tane parmağım mor 🙂 İyi ki bluetooth kulaklık almışım az da olsa işe yaradı. 2-3 defa “The greatest show on earth” dinledim. Süper gaza getirdi. Tavsiye edilir. Ve teşekkürler beni orada beklediğin için canımın içi.

 

Mini Notlar

 

Yarış kitinde verilen tişörtler gecen senekinlerden daha hafif olduğu için bence daha güzel olmuş. Ayrıcaca yine geçen seneye göre finisher polarlarındaki daha da büyük 63k finisher ibareleri gönlümü hemen fethetti. Şöyle gönlümüzce gururlanmayalım mı?  Nar çiçeği rengine de bayıldım.

 

2018’de 63k da bitiren 92 kadın var. 32’si Türk. Sayının daha da çoğalması dileği ile… çoğalınca sıralama olayı daha çok arada kaynıyor o sebeple 🙂

 

3 kere yanlış yola saptım ama bu demek değil ki işaretlemeler yetersizdi. Bilakis geri dönüp doğru yola saptığımda o bas bas bağıran işaretlemeyi görememe başarısını gösterdiğim için yine gözlerimi tebrik ettim.

 

Halk desteği tahmin ettiğinizden çok güç veriyor bizlere. Çünkü fiziksel güçten cok mental güç götürüyor 63k yi bence. Bu sebeple Çavuşin’e doğru giderken yolda iki Runtamental’in  üyesinin bayrakları eşliğinde bana “bikoşuuuuu’ diye seslenmesi finish’e kadarki en büyük gülücüğü oluşturdu yüzümde. Var olun.

 

CP’lerdeki yiyecekler yine gayet yeterli ve guzeldi. Çorbalar, çiziler, mandalinalar, muzlar, kekler, helvalar, züberler, kuru yemişler. Çoğunda gözüm kalsa da göz doldurmaları yeter 🙂

 

Tek minik üzüntüm, Akdağ CP’de ilkyardımı yapan arkadaşın ayağımı bandajlarken kısıtlı kullanılması gereken sprey oldu. Arkadan gelecek muhtemel koşuculatı düşünmesi normaldi ama belki daha çok önlem alınabilir sanki. Hoş ben de o acıyla butun spreyi ayağıma ve dizime boşaltmasını isteyebilirdim kendisinden. Makul olmak lazım.

 

Benim gibi gözlüklüler için faydalı olabilir;; Acuvue True Eye Lensler, 11 küsur saat, İç Anadolu’da ve o rüzgarda kuruma yapmadi!

 

Soft flask’ten su içmek, bladder’a göre şaheneymiş. Keşke üstümüzde 4 tane taşıyabilsek.

 

Göğüs numarasına iliştirilen parkur grafiği çok çok ise yaradi. Çok defa baktım önümde beni neyin beklediğini anlamak için. Ancak o CP’lerin tam olarak kaçıncı km’de olduğu da yazsaymış şahane olurmuş. Bunları bana hep o hiç gelmeyen Çavuşin yazdırıyor. Yine de en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]