[vc_row][vc_column][vc_column_text]Yine bir “İyi ki gitmişiz” yarışı oldu. Şaşırdık mı? Tabi ki hayır.

Çoğu insanın aksine, ilk gördüğümde Runfire Salt Lake 2017 fotoğrafları beni heyecanlandırmak yerine, oldukça demotive etmişti. Tek gördüğüm beyaz bir boşluk ve koşan insanlar, güneş gözlükleri, şapkalar, güneş, güneş, beyaz, beyaz ve sonra yine aynı. Kendime ilk sorduğum soru “peki nasıl geçer burada zaman?” oluştu. Eşim Tuğrul Peker ve durmak bilmeyen grubumuz BiKoşuAdana’nın güzel insanları olmasa asla yeltenmezdim o boşluğa kendimi bırakmaya.

 

Bu sebeple de 21k’dan fazlasını koşmayı asla düşünmedim ve pişman değilim 🙂 Hep söylüyorum konformistlik mevcut bir miktar. Bir koşudan beklentilerim çok ve evet koşmak sadece koşmak değildir. Çok ama çok fazla detay vardır insanın ruhuna hitap eden o anda. Detaylar aza indiğinde bile takarsın bir çift kulaklık, açarsın en muhteşem müzikleri, ayakların seni götürür tam yol ileri. Bütün güç sendedir o anda. İşte bundandır ilk defa bir yarışı kulaklıklarıma ve müziğime güvenerek bitirebileceğime inanmam. Yoksa benim için imkansızdı o boşluk, o detaysızlık ve en önemlisi güneş ile vereceğim mücadeleyi kazanmak. Mental olarak saniyeler içinde kendimi sıfırlamakta üstüme yok çünkü. Aklımda hep “bitse de şu sandviçleri yesem” cümleleri uçuşacaktı biliyorum.

 

Gelelim organizasyonun benim için ilk saatlerine. Saat 5 gibi etkinlik alanına vardık ve vakit kaybetmeden çadırımızı kurmaya başladık. Güneş o saatte bile hala kavuruyordu. Sağlam bir rüzgar vardı ki evden çıkmadan önce tahmin etmiştik. Malum açık alan ve o rüzgar gece daha da şiddetlenecekti. Herneyse, biz çadırı kurmayı henüz bitirmiştik ki 100 mil androidleri (insan olamazlar) için start verildi. İçimden hesap etmeye çalışıyorum koşacakları mesafeyi, süreyi, neden bir gün önce saat 6’da başladıklarını, sonra bir titreme geliyor ve bırakıyorum. Tatlı tatlı yarış kitimi almaya gidiyorum.

Aşırı bir kalabalık yok, güleryüzlü insanlar zorunlu malzemelerimizi gördükten sonra yarış kitlerimizi veriyorlar. Aldığım duyuma göre de hepsi gönüllü çalışanmış. Ben de bir zamanlar İstanbul’da düzenlenen bazı yarışlarda gönüllü çalışmaya yeltenmiş olduğumdan o hissiyatı az çok biliyorum, Gayet mutlu oldukları da yüzlerinden belli oluyordu. Hepsine buradan teşekkür ederim. O esnada, üzülerek söylüyorum ama ne yazık ki “Türk” zihniyeti ile kuralı delmek için uğraşan, somurtan, çirkefleşen ve ekipmanları yanında olmadığı halde yarış kitini almaya çalışan beye bile oldukça olumlu davrandılar. Görevliler, ekipmanları ertesi gün sabah mutlaka görme sözünü aldıktan sonra yarış kitini teslim ettiler beyfendiye. Ben yine de kuralların bizim topraklarda esnetilmeye mahkum edildiğinden çok sorun yaşadığımızı düşünüyorum. Bence bu gibi durumlarda esneklik gösterilmemesi daha yerinde bir davranış olur.

Kitleri de aldıktan sonra ekiple beraber parkurun başlangıcına bir gözatmak için günbatımı yürüyüşe çıktık. Zeminin biraz yumuşak ve sulak olduğu belliydi sanki. UZUNETAP yazısında BiKoşuAdana fotoğraflarımızı da çektikten sonra en güzel kısım makarna partisine gelmişti sıra. Salata, makarna, tavuk ve üstüne kahve menüsü çok iyi geldi. Güneş tam kararmaya başlamıştı. Yemek esnasında herkes o kadar kader dostluğu kurmuştu ki birbiri ile bunu yemeğin mutluluğu ile mi ertesi gün çekilecek çilenin empatisi ile mi bağdaştırsam bilemedim… ama çok sıcak ve güzel bir ortam vardı.  Yemekten sonra saat 9 gibi teknik toplantıya geçildi. Genelde toplantıları da dinlemeyen dikkati dağınık bir insan olarak ben o derece eğlenceli bir anlatımı pür dikkat dinledim. Ağzınıza sağlık. Kesinlikle o parkurun anlatıldığı buhranlı saatleri eğlenceye çevirseler hep böyle, stresin yarısı gider ciddiyim. Aksi takdirde herkes kurbanlık koyun gibi hissetmiyorsa ben de neyim. Toplantıdan sonra fazla vakit kaybetmeden ekiple son kez buluşup çadırlarımıza uyumaya gittik. Çadır alanında biraz aydınlatma sağlanabilirdi belki. Ben ve benim gibi bir çok kişi karanlıkta çadırlarını ararken komik dakikalar yaşadı. Gelelim ilk can sıkıcı ana; gece uykusu için en önemli şeyi, silikon kulaklıklarımızı evde unutmuştuk. Kendime ve benim gibi su damlasına uyananlara uyarı; dediğim gibi gece rüzgar daha da şiddetleniyor ve çadırın foşurtusundan uyuyamıyorsunuz ve yapacak hiçbir şeyiniz yok… uyumak zorundasınız. Bir de üstüne ne yazık ki az da olsa bazı saygısız yarışmacılar vardı ki en son gece 3 gibi dışardan birinin, başka birine müziğin sesini kısması konusunda uyarıda bulunduğunu duydum, sonuna kadar haklıydı. Uyku önemli ve fakat ertesi gün o kadar uykusuz insan da orda kendi efsanesini yazdı o da ayrı 🙂

Veee sabah oluyor. Ne hikmet bütün çadır ahalisi alarmını sabah 5:30 a kurmuş. Etrafan dındırındınrıdın alarm sesleri geliyor ve dakikalar içinde tuvaletlerin önünde sıralar olmaya başlıyor. Kadınlar tuvaletinde aşırı bir sıra hiç olmadı diyebilirim ama erkeklerin işi daha zordu tabi çünkü daha çok katılım vardı. Tuvaletler ummadığım kadar temizdi ve sürekli temizleniyordu. Organizasyon burda çok iyi iş çıkardı bence. Sadece belki sayısı arttırılabilirdi tuvalet ve duşların.

 

Ben ve eşim kahvaltıyı evden getirdiklerimizle yaptık ancak ücret karşılığında kahvaltınızı organizasyon ekibinden de temin edebiliyorsunuz. Kahvaltı ve sonrasında giyinme, çantayı hazırlama vs kesinlikle 2 saat sürdü yani 5:30 da kalkmak isabetli olmuş. Ekip olarak saat 8’e doğru start noktasına geldik. Parkurda kalabalık oluşmaması adına 10 dakikalık aralıklarla önce 80k sonra 42k sonra 21k ve 10k’lar yarışa başlatıldı. Biz 21k’cılar, ekibin 42k’cılarına selamet! dileyerek start noktasında yerimizi aldık. O boşluğun tedirginliğini en çok burada hissettim. Ha gayret müziğimi ayarlamaya çalışıyorken, katılım aşamasında yaşadığı bütün zorluklara ve antrenmansızlığına ve dizindeki sakatlığa rağmen yarışa katılan arkadaşım Ece bütün rahatlığı ile fotoğraf çekmeye devam ediyordu. Diğer yarışlar için kendisindeki rahatlıktan bana da biraz vermesini diliyorum

 

Ve start verildi. 21k için 10.5 kilometrelik bir git-gel düz parkurda bence bir sıkıntı yoktu. Ancak aynı rotayı 2 kere git-gel yaparak bitiren 42k’cıardan bazılarının mutsuz olduğunu duydum. Güneşin henüz kendini çok göstermemiş olması büyük avantajdı zira bu yarışta en çok korktuğum şeydi kendisi. Yarış oldukça yumuşak ve nemli bir zeminle başladı kısa bir süre sonra da tuzun üstünde adımlarımızı atmaya başlamıştık. Tamamen kuru zemin çok çok çok azdı. 2017’de aynı parkuru koşan Dilem, geçen sene parkurun tamamen kurak olduğunu ancak bu sene bizi büyük sürprizlerin beklediğini söylemişti. Aynen de öyle oldu. Ancak henüz saat 10’da kendini epey hissettirmeye başlayan güneşi düşününce yer yer, belki yaklaşık 14-15 km’lik sulu zemin (21k için) o kadar ferahlattı ki anlatamam. Adımlarımı bir ara daha sert vuruyordum ki daha çok su sıçrasın üzerime diye… Ancak zemin düz olmadığı, girintili çıkıntılı olduğu için ve yoğun tuz kristallerinin setliğini de oldukça hissettirdiğinden seneler önce sakatlanan dizim yarış sonrasında kendini bana tekrar hafiften hatırlattı. İlginç bir şekilde resmen döven bir zemin vardı benim için. Dizimdeki ve sonrasında leğen kemiğinde yaşadığım sıkıntı tamamen zeminden mi kaynaklandı yoksa benim antrenmansızlığımdan mı orasını bilemiyorum. Ancak zemin hırpalıyor insanı kesinlikle.

Bir de o hatrı sayılır rüzgardan bahsetmek isterim. Koştuğum 2 saat 33 dakika boyunca sadece ve sadece son 10 dk civarında hafifledi. Özellikle kuzeydoğudan daha kuvvetli esen bir rüzgar vardı ki bu da neredeyse ilk 10k da rüzgara karşı koşmak demek oluyor ve bu sebeple daha ilk başlarda normalden fazla efor sarfettim ve fakat yine de istediğim hıza çıkamdım ve yoruldum. Cp’den sonra rüzgar o derece etkilemedi çünkü dediğim gibi daha çok kuzeydoğudan esiyordu ve elbette Cp’de biraz da olsa enerji toplamıştım. Cp’nin benim için bir başka avantajı fazlaca oturacak yer olmamasıydı zira bir oturunca kalkmıyorum. Limon, Elma, tuzlu kraker, Powerade ve tabi ki su bence oldukça tatmin ediciydi. Sadece limon ve Powerade ve su içip 5 dk dinlendikten sonra yarışa devam ettim. Ha bir de, Cp’de durmaksızın “mat’e basmayı unutmayııın” diye hatırlatan bir abi vardı ama kulaklıklarım sağolsun ben muhtemelen 1 dk falan kaybettim orada. Su doldurmak için çatayı çıkartmak durumunda kaldığım için kulaklıklarımı da çıkarınca kendisini duydum ve kendime bayağı saydırdım. Herneyse, bünyede sıvı kaybı o derece olmuş ki birden bire sıvılara abanmışım bu sebeple 10-15 arasını mide çalkantıları ile boğuşarak geçirdim. Birden o kadar sıvı almamak lazım pek tabi ama insan fark edemiyor cidden. Şimdi gelelim benim istisnasız her yarışta yaşadığım bağırsak problemine. Bilmiyorum benim sendromumun adı ne ama ne zaman çıktığını çok iyi biliyorum. Terleme had safhada iken, vücut ısısı tepe yapmış iken karşıdan esen rüzgar daha soğuk ise bağırsaklarım altüst oluyor. Bu sebepten son 10k’da yorulmasam da durmak zorunda kaldım. Durunca iyi geliyor ancak tekrar koşmaya başlayınca yine bir ağrı bir rahatsızlık hissi başgösteriyordu. Oldukça moral bozucu ve demotive ediciydi. Yani yarışın yarısından sırf bu sebepten zevk alamadım diyebilirim. “Haydi bitsin artık” fikriyle boğuştum durdum. Bir de iyice kendini gösteren güneş hafif baş dönmesi de başlatmıştı ki neyse beklediğim kadar kötü değildi.

 

Velhasıl 2 aydır lapacılıkla geçirdiğim bir antrenmansızlık periyodumun da ceremesini de çektim. Son 10k da birdenbire yavaşladım zaman zaman 5.45 – 6 – 6:30 pace’lerden 8’lere düştüm, bağırsakların yaşattığı rahatsızlıkla yürüdüğüm yerlerden sonra çok iyi toparlayamadım. Hali hazırda güneş de yakmaya başlamıştı zaten. Onunla mücadele çok zordu. Düşünüyorum 42k koşsaydım geriye kalan tahmini 3 saatimi nasıl tamamlardım aman yarabbi… Dayanan nasıl dayandı hiçbir fikrim yok. Yine de finish’e geldiğinde tekrar aynı his kaplıyor insanı; iyi ki koştum! Bu nasıl bir mazoşistlik bilemiyorum dostlar. Haydi ben neyse, bunu 80 koşan da 42 koşan da söylüyor ya… 🙂 bu derece bir psikolojik ve fiziksel mücadelenin üstesinden gelme hissiyatı o minik zafer öyle bir mutluluk veriyor ki insana, işte şu anda saçma bir sebepten ötürü kırılan şu minik serçe parmağıma ve koşamayacağım önümüzdeki 1 aya üzüntüm bundandır. Yine de eskiye göre koşu (ya da spor diyelim) bir çeşit bağımlılık ama bunu aşırıya kaçırmadıktan sonra en zararsız bağımlılık olduğunu her yarış sonrası bir kere daha hatırlıyorum.

Ben yarışı bitirdikten ve duşumu aldıktan sonra son bir gayret çadırı toplamaya karar verdim zira 42 koştuktan sonra, sevgili eşimin o çadırı toplamak yerine yakmak isteyeceğini tahmin ediyordum. Çadırı toplamaktan çok eşyaları bir bir arabaya taşıma kısmı beni yordu diyebilirim. Çünkü sıcaktı, çünkü yorgundum ve çünkü arabalar bir miktar uzaktaydı yarış alanından ama başedilmeyecek bir mesafe de değildi. Finish’ten sonra bir miktar dinlenme, bir şeyler yeme, çadırı toplama, duş alma hepsi yaklaşık 3 saat sürdü. Tüm bunlardan sonra 42 koşan diğer arkadaşları ve eşimi beklemek için ekibin belki en heyecanlısı Nuran ile birlikte finish’te beklemeye başladık. Çok şükür ki iyi kötü, zar zor, öyle böyle bir şekilde herkes kazasız belasız bitirdi yarışı ve tüm günün kapanışını da yine kalabalık bir şekilde Aksaray-Has Dönerde yapınca harika bir bitiriş oldu benim için 🙂

 

– Finish’te madalyamı aldıktan saniyeler sonra elime 2 redbull tutuşturan sevgili redbull ekibine ettiğim kadar duayı kimseye etmedim.

– Organizasyonun yaptığı çekiliş ve verdiği hediyeler gayet güzeldi darısı benim de başıma.

– Parkur işaretlemeleri ve o minik Cp’miz de gayet yeterliydi.

– Tuvaletler ve duş olabildiğince temizdi. Sadece duşta kısa bir süre su kesintisi oldu ama kısa bir sürede çözüldü.

– İkram edilen yiyecekler de yeterli ve tatminkardı. Yalnızca finish’ten sonra size verdikleri sandviç+patates+şeftali paketinden 1 tane alabiliyorsunuz, ikinciyi beklemeyin ve hatta ikinci suyu da parayla almak durumundasınız. Diğer yarışmacılara kalmama gibi bir sıkıntı yaşamamak için böyle bir tedbir alınmış sanırsam.

 

  • Çadırları çok sağlam yapmazsanız gece rüzgardan baya sorun yaşayabilirsiniz. Yaşayanlar oldu.
  • Güneş kremi kesinlikle kullanılmalı diyorduk fakat anladım ki o kadar terlemeden ötürü kimsenin sürdüğü krem zaten üstünde kalmamış. Hepimiz zebra gibi olduk ancak yine de sürmeye devam edelim. Belki süremesek zenci olacaktık o da ayrı…
  • Uzun çorap kullanmak benim için doğru tercihmiş ayakkabının bile içine giren tuzlar ayağıma batmadı değil. Onların çorabın içine girdiğini düşünemiyorum
  • Diğer yarışlarda yaptığım gibi ayakkabının bağcığı ne kadar sağlam olursa olsun, yarış kitlerinde verdikleri şu minik çengelli iğneleri ben bağcığı düğümlediğim yere takıyorum ki çoğu zaman hayatımı kurtardı ancak bu yarışta en sulu kısımda çengelli iğnenin bile çıktığını gördüm. O yüzden kolay açılan bağcıklara önlem alınmalı her zaman. Tuzlu su daha da kayganlaştırıyor ayrıca.
  • Organizasyon yine bence harika bir iş çıkardı. Bir kaç gün önce değiştirmek zorunda kaldıkları parkura rağmen gayet yerli yerinde idi her şey. Teşekkür ederiz
  • Sevgili ayakkabım Mizuno Wave Kien, 2017 Cappadocia 36km den sonra miadın doldu sanmıştım ama hala en acayip parkurlardan gururla çıkıyorsun. Hafifliğin, su drenajın ve bir trail ayakkabısına göre gayet yumuşak olan tabanınla gönlümün efendisisin. Seni hiçbir Solomon’a değişmem ama belki bir üst modeline ya da bir Colombia’a değişebilirim bilemiyorum.
  • Sevgili Tuğrul Peker ve BiKoşuAdana enerjimiz daim olsun. Gitmeseniz gitmezdim, üşenirdim. Böyle de garip bir koşucuyum. Harikasınız, efsanesiniz.
  • Uzunetap, yemek menülerinde değişiklik, sürpriz vs yaparsanız seneye de neden katılmayayım 🙂 Instagram’da “CP’de bize bişey vermicek misiniz” diye ağlayan bendim evet 🙂 Her şey harikaydı. Emeğinize sağlık.

 

Elif PEKER[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]